ex libris nazlıhan

İçimde olan her şey içinde var.

"Peki insanlar bunları neden okusun ya da takip etsin?"



Bugün insanlar herhangi bir gazeteyi bile açıp okumaya zorlanırken bu koca topluluktaki sıradan birinin yazılarını okumak ya da paylaştıklarını izlemek için gerçekten de herhangi bir heves kırıntısnıı dahi içlerinde taşımayabilirler. Bu doğru.

Ben yazmayı ve yazdıklarımın bazılarını paylaşmayı seviyorum. Bu yazdıklarımı okunmak için değerli kılan herhangi bir özellikleri olup olmadığını bilmeden paylaşıyorum.

Sadece biliyorum ki günlük hayatta bir şekilde karşılaştığımız, yolumuza çıkan bazı şeylerden etkileniyor, ilham alıyor ve onları ileride kullanıyoruz. Bu okuduğumuz romandaki karakter de olabilir, radyoda konuşan bir adam da, iş hayatında karşılaştığımız bir yabancı da, sıradan birinin sıradan sözleri de.. Nereden ne alacağımızın belli olmadığı sürekli bir paylaşım içerisindeyiz ve umarım benim iç dünyamdan çıkan sıradan yazılarım, ilham verici ya da ilginç bulduğum şeyler de bu paylaşım ağının içerisinde kendilerine bir yer bulurlar.

Bu blogta etiketlenmiş olan paylaşımlar:

Recent Tweets @nazlihantan

 

Koş..Koş..Sakın durma tekrar koş !

Koştum. Koşuyorum.

Doğam durmakken sakin bir gölün kıyısında; ben yüzmeyi bilmeden hırçın okyanuslara doğru koşuyorum.

Serde merak da var. Serde heyecan da, tutku da..

Damarlarımdan hayat akıyor çılgınca, hayatın tanımını yapamıyorum.

Birden yaşlanıvermişim gibi gençliğimi, toyluğumu görüyorum.

Serde şefkat de var.

Uyumam gereken her gece güneşi çağırıyorum.

Her uyanık gecede ruhumu en karanlık köşelerde saklıyorum.

Bir yabancının gözlerinde yansımamı görüyorum.

Her yabancı gözün kör olduğunu unutuyorum.

Serde umut da var.

Koş..Koş..Sakın durma tekrar koş !

Nefesimin kesildiği bu gecede,

Serde var olanlarla,

Ben bu kızla ne yapayım hiç bilmiyorum.

Bugün 9.05’te; Alsancak Stadı’nın önünde ben saygıyla dururken önümden hızla geçip giden arabaları, yere tükürerek yoluna devam eden bir bisikletliyi, biraz ileride önce şaşkın şaşkın etrafa bakıp sonra gazete okumaya devam eden dolmuş şöförlerini, birazcık daha ileride ışık yeşile dönmesine rağmen hareket etmeyen bir araca söylenen bir başka araç şöförünü izledim. Üzüntü, sinir ve çaresizlik boğazımda düğümlendi. Evet bu duruş Türkiye’yi, kurtarmayacak, evet bir saygı sembolü sadece ancak bu sembolün işaret ettiği şey çok önemli. Ve bu sembolü gerçekleştirmeyenlerin işaret ettiği şey de:Koyunlaştırılmış, kafasızlaştırılmış, nefes alıp beslendiği bu toprakları kendisine sunan Ata’sına bir dakika şükran ve saygı sunmak için vakti olmayan ama sömürülmek için aceleyle koşan..”Türk halkı..başına gelen her şeyi hakediyorsun!” demek geliyor bazen insanın içinden..

böyleyiz aslında..

(via peaceinsleep)

Zamanı hissedemiyorum bazen

Ellerimle tutamıyorum hiçbir şeyi..

Bedenim böylesine akıp giderken

İçim ölesiye duruyor olduğu yerde…

Şimdi karşımda bir gerçek var ki,

Bazı şeyleri bilmeyi hiç istemezdim.

Her aralık kapıyı inatla açmama rağmen,

Bazılarının önünden sadece öylesine geçip gitmiş olmayı yeğlerdim.

Korkaklık pahasına bile olabilirdi..Şimdi olsa isterdim.

Şu anda istediğim..

Hiçbir bilginin yükü olmadan omzumda,

Tıpkı bazen gözümü kapadığımda ruhumu açtığım o alemlerdeki gibi

Sadece uçmak, akmak, cahilce, aptalca mutlu olmak..

14.11.2011

 

Çocukken bana ya terbiyemi iyi veremediler ya da o kadar üstelediler ki terbiyeli olmam konusunda bende ters tepti. Bir insan, herkesin birbirine deli gibi bayram tebrikleri yağdırdığı, öpüştüğü koklaştığı bir ortamda kazık gibi tepkisiz nasıl durur başka türlü? İçinden hiçbir şey gelmeyerek?

 

Çocukluğumdaki bayramlarımızı hatırlıyorum, gayet de örf ve adetlere uygun bir şekilde erken kalkar, bayramlıklarımızı giyer, kahvaltımızı eder, babamızın elini öper harçlığımızı, çikolatamızı alırdık. Ben kapı kapı gezmeye çıkmazdım el öpmek için, annem “ elin adamlarının elini öpüp mikrop mu kapacaksın, evde dur ben sana istediğin şekeri vereyim” derdi. Sonra bir de sosyal çevreyle bayramlaşma olayı vardı. Babam asker olduğu için, kahvaltıdan sonra yaşadığımız lojman kampusünde bulunan ‘gazino’da toplaşır, rütbesi büyük olanlar sabit durmak suretiyle diğerleri onları sırayla dolaşarak bayraşımlardı.  Çocuk olarak biz de albay, yarbay Allah ne verdiyse “bayyamınıs kutlu osuunn”  diyerekten kendimizi sevdirirdik. Güzeldi güzel olmasına da, bir fazlalık vardı her şeyde, sanki az olursa bir şeyler ayıp olacak gibiydi..

 

O zamanlar bile bir çocuk olarak bu abartılı hal ve hareketlerde  bir yapaylık olduğunu sezer; adamların, kadınların gözlerinin içine bakardım samimiyetlerini algılamak için. Biraz daha büyüyünce yaptığımız şeyin gerçek bir saçmalık olduğunu iyice anladım. Kazık kadar insanlar şapur şupur öpüşüyor, çocukların yanakları sıkmaktan morartılıyor, havada birkaç kahkaha uçuşuyor bir saat sonra yine her şey eskiye dönüyordu. O kadar sevinç, telaş, abartı sanki boşunaydı. Hayatımızdaki hiçbir şeyi etkilemediği gibi ,ne küsler barışıyordu ne de hayat bayram oluyordu.  Bu benim çocukluk anımlarımda böyle yani..

 

Annem de sağolsun sanırım beni 3-10 yaş arasında barbi oyuncağı gibi oynamak için dünyaya getirmiş olmalı, ona göre en güzel, en cicili, en şık; bana göre en orasından burasından bir şey sarkan, oynarken her yere takılan, işkence dolu ne çocuk kıyafeti bulursa her gün ayrı giydirir, bayramlarda bu işkenceyi ele verilen minik çanta, saça takılan extra boncuklar, kolda bilezik,dudakta pembe uçuk ruj gibi detaylarla beşe katlardı. Tom Cruise’un küçük kızı Suri’den pek farkım yoktu yani. (Bknz:Suri post) Ama ona teşekkür etmem gerek; belki tepki olarak, belki de çocukken yeterince doyurulduğumdan, süs püs, makyaj, kıyafet düşkünü bir kadın olmadım. Hayatım kolaylaştı yani, bir pencere önü çiçeği olmadım hiç bir zaman.

 

Neyse, diyeceğim sevdiğim ve değer verdiğim insanlar dışında bu toplu bayramlaşma, öpüşme ve koklaşma merasimleri pek bana göre değil ama ne yazık ki bulunduğum sosyal çevre dolayısıyla kaçış yok, her bayram koklaşıyorum ben de işte herkes gibi..

 

Herkese iyi bayramlar..

Not: Hayvan kesicek olanlardan bu işi usulune göre, merhametle yapmalarını rica eder gözlerinden öperim.

 

Bu aralar ajitasyona karşı aşırı duyarlıyım, hemen tepem atıyor. Ve bir kere duyargalarınız açıldı mı hemen hemen herkesin (kendiniz dahil), her yerde tadı normal olan hayata bol acı basıp yediğini görüyorsunuz. Alın sabah sabah karşıma çıkan bir güzide örnek daha.. Adam sen kuşları bi rahat bıraksana ya?

Bu aralar ajitasyona karşı aşırı duyarlıyım, hemen tepem atıyor. Ve bir kere duyargalarınız açıldı mı hemen hemen herkesin (kendiniz dahil), her yerde tadı normal olan hayata bol acı basıp yediğini görüyorsunuz. Alın sabah sabah karşıma çıkan bir güzide örnek daha.. Adam sen kuşları bi rahat bıraksana ya?

kesin onları..kesin atın!

(via kimsevmezugurboceklerini)

“Don’t expect to get anything back, don’t expect recognition for your efforts, don’t expect     your genius to be discovered or your love to be understood. Act because you need to act.”

 ”Hiçbir şeyi geri almayı bekleme, çabalarının görülmesini bekleme,

 dehanın keşfedilmesini ya da sevginin anlaşılmasını bekleme. Sadece yapmaya

 ihtiyacın olduğu için yap.”

 Paulo Coelho

Kalbimizin büyüdüğünü hissederiz kimi zamanlarda. Dünyanın bütün güzelliklerini içine alacak kadar büyüdüğünü… O kadar büyür ki kalbimiz; sanki bütün denizler kalbimizin kıyısına vurur, bütün nehirler kalbimize doğru akar. Sanki bütün kuşlar kalbimizden havalanır gökyüzüne. Ve sonra o kadar büyür ki kalbimiz, adımızın ne olduğunu unutuveririz. Çünkü o zaman kalbimiz, adımızdan önce gelir.

sıcaklık bir köpek için her yerde sıcaklık işte..

(via ztopya)

Hoşluk Olsun**

sevdiğim ve ilham aldığım bazı görsellerden serpiştireyim buraya, hoşluk olsun.

hepsi ordan burdan..genellikle mekan resimleri olsalar da belirli bir konuları da yok bence..ara ara bakmaktan zevk aldığım şeyler.

Biraz beklerseniz slayt halinde başlayacaktır.

Yukarıda görmüş olduğunuz film karesi aslında yıllardır aklıma takılan ama sadece aylar önce şu postta bahsettiğim sahneden. Kafamda ardıardına tren raylarını ekleyip ama bir türlü gerisini getiremediğim, anısı kazınmış bir sahne.

Bazı imgeler nedensiz yer etmiyor insanın kafasında. Eminim ki rayların aklımda şimdi tamamlanabiliyor olmasının bir sebebi var.

Akşamın bu saatinde attığı mesajla kafamı aydınlatan Burcu’ya teşekkür ederim.

Ha bu arada filmin adı Solino,2002 yapımı ve bir Fatih Akın filmi. imiş. :)

Bu aralar ardarda gelen düğün davetiyeleri ve havada sürekli dolaşan düğün konularının üzerine size davetli olarak gittiğim bir düğün anımı anlatmak istedim.

Bundan iki sene önce bir yaz düğününe davet edildim. Arkadaşımın kuzeni evleniyordu. Sen de gel, beraber gidelim, benim yanımda ol diye beni ikna etmişti gitmeye. O düğün benim hafızamda maalesef hem trajik, hem de komik, hem de evlilik müessesi(!) nin bazen ne kadar üç kağıtçı olabileceğine dair izler bıraktı.

Düğün bir otelde. İçeri girdik.

Arkadaşım “Haydi geline bakalım haydi haydi!” diye koluma girip beni sürüklercesine içerlerde bir yerlere, gelin odasına götürdü anında.  İçeri girdiğimizde manzara aynen şöyleydi:

Gelin kız yerde, eteklerini toplamış, bacakları ayırmış bir vaziyette ağlıyor. Makyajı akmış, yüzüne renk bulaşmayan tek bir nokta bile kalmamış. Yanına zorla çömelmiş, akrabaları olduğu anlaşılan birkaç teyze ondan beter durumdalar. Biri hem bayılıyor, hem de başından aşağı kolonya dökerek kendi kendini ayıltıyor. Gelin annesi olduğunu düşündüğüm odadaki en allı pullu tuvaleti giymiş olanı kızı bir sağa bir sola sarsıyor. Diğeri de hafif uzaktan bakıyor olanlara, dua ediyormuş gibi sürekli ağzı kıpırdayarak bir şeyler mırıldanıyor. Bu ara havada “yapma kızım!”, “etme çocuğum” , “başını yakarsın evladım” diye laflar uçuşuyor.

Kız ağlıyor. Ama kız nasıl ciğerleri sökülürcesine ağlıyor. Anlık bir hüzünlenme ya da duygu patlaması değil bu . Canı yanmış gibi, bedeni de acıyor gibi..İçimden herhalde bir vefat olayı yaşandı diye düşünüyorum. Hem de düğün gününde. Çok acı.

“İstemiyorummm!..Yapamayacağım…! İstemiyorum…” Bir döngüye kapılmış gibi sürekli bunları haykırıyor. Allah Allah ?! Bunlar kısa süredir birlikte olsalar da birbirleriyle geçinen bir çiftti benim bildiğim, aile aşiret falan da değil, kızı istemediği bir şeye zorlamazlar.

“Onu çok seviyorum, ama evlenemicemm!”, ”yapamıcam işte, beni bırakın!” “Gidin buradan, gelicek şimdi, o görmeden kaçmam lazım!”

“Evladımm yakarsın kendini, vahhh!” diye haykırarak hıçkırıklara boğuluyor dua eden teyze. Adam 8. Henry, kendisiyle evlenmeyeni de cellada teslim ediyorlar herhalde? Durum bunu gösteriyor.

Bir anne olmanın verdiği metanet(!) ve sorumlulukla (!) allı pullu teyze duruma el koyuyor.

“Aaa! Olur mu canım öyle şey? Kızım her gelin düğün öncesi böyle hisseder, duygulandın şimdi sen. İki saat sonra gör bak nasıl göbek atıcaz karşılıklı. Bu kadar hazırlığa, bu kadar para pula rezil mi ediceksin bizi??” Birden allı bakışları bana dönüyor ve bir düğünde göbek atacak en son insan olduğumdan habersiz: “De mi kızım, geçici değil mi bu duygular?”

O noktada öyle bir afalladım ki anlatamam. Zaten içimde bu gelincağızın ne hissettiğine kimsenin önem vermeyip, herkesin bir an önce piste saldırma noktasına gelsek de, bunun gözyaşları da arada kaynar düşüncesinde olmasına müthiş öfkeliyim, bir de kadının benden bilmem kaç yaş büyük gelini teselli etmek adına, ona çocuk muamelesi yapıp bana da “de mi ablası..?!”(bak sen aklı salim birine benziyorsun, benzemesen de ben şu anda sana bu sorumluluğu yüklüyorum, adam ol, bekleneni yap,bir he de de, şu küçük kız çocuğunu ikna edelim) diye onay istemesi (bir yandan da kolumu dürtüklüyor) iyice şimşekler çaktırdı bende. Bir de ben sanki yedi kocalı Hürmüz’üm, çok tatmışım bu duyguları gibi..

Ben tabi hemen aklı salim biri olarak, aklı salim bir tavırla “Değil” dedim. Allah …allah ..allah …! Sanki o anda fikrimi belirtmedim de hepsine birer okkalı tokat indirdim gibi sarsıldılar.  Gelin kızın gözleri kocaman oldu, başını yana eğip öylece bakakaldı gözüme.

 “Nasıl hissediyorsun kendini? Hiç mi hazır hissetmedin , şimdi mi böyle oldun? Diye sordum.

“Nazlıhann..Hiç bir zaman emin değildim ki been, kendimi kandırmışım, üzmek istemedim kimseyi,ama şimdi istemiyorum, çok mutsuzum yaaa!”

Durum ciddi yani, öyle anlık bir gelin nazı söz konusu değil.

“İstemiyorsan evlenme tabi ki, ama öyle habersizce falan da kaçma. Çocuğu çağıralım buraya, konuş onunla, yapamayacağını söyle..” Gözümü kızdan ayırmıyorum tabi bunları konuşurken, çünkü yanda sağlı sollu dizilmiş teyzeler öyle bir bakıyorlar ki bana..Vaayy başımıza gelen..Ocağımıza  incir ağacını dikmeye gelmiş der gibi. Hatta galiba bunu sesli mırıldanan biri oldu, anımsıyorum öyle bir şey.

Ben bunları söyleyince, sanki birden bir mucize olmuş gibi gelinimizin suratı aydınlanıverdi. O ana kadar sağanak yağış halinde inen gözyaşlarından eser kalmadı yüzünde. Baktım bunda bir rahatlama oldu, ben de sırıtıverdim oh kızcağız çözümsüz olmadığını hissetti galiba diye. Birden ayağa kalktı. Omuzlarını dikleştirdi ve hala aşağıda çömük vaziyette duran bana şöyle bir bakış attı. “Yaa, olur mu öyle şey, canım o benim canım, bırakmam ben onu! O anda bir alkış kıyamet koptu. Bizim teyzeler sevinçten nerdeyse halay çekecekler orda. Kız da son anda yanlıştan dönerek, kendi ve başkalarının hayatını kurtaran bir kahraman edasıyla bana, yani ona ve ailesinin mutluluğuna kasıtlı olarak çomak sokmaya çalışmış bu kötü kalpli kıza reklam sırıtışı pozları vermekte o anda.

Kopan alkış kıyameti, ayağa kalkan gelinle birlikte havaya sıçrayan, birbirine sarılan teyzeleri, o andaki bayram havasını ,bir de onların ortasında yerde öylece ,saten elbisesi buruş kırış, çömelmiş bir biçimde kalan şaşkın beni düşünün.

Kız bir anlığına hissettiği  gerçek his ve sorgulamanın getirdiği karmaşadan kurtulup birden yalancı dış dünyanın onu onaylayan güvenli kollarına bulunca kendini hemen kendine geldi tabi. “Aeyeyey! Cıyak!’ suratım ne halee gelmiş”.

image

İki saniye içerisinde “aman yavrum dert ettiğin şeye bak, sen zaten prensessin, hemencecik kuaförüne bir makyajını tazelettirelim nidaları eşliğinde terk ettiler orayı. O anda odada yalnız kalınca fark ettim, beni düğüne getiren arkadaşım bu olay süresince sessiz kalmış, kadınlar grubuyla birlikte de yine sessizce odadan çıkıp gitmişti. Ben bir süre orda kaldım. Kendimi soguladım, hata mı yaptım diye. Ama gözyaşları içerisinde istemiyorum diye haykıran bir kadına kendi öz annesi, teyzeleri, babannesi gibi “Aay yavrum geç bunları, her geline olur, bak bu kadar masraf yapılmış, aileni rezil mi edeceksin?!” diyebilecek biri değilim ben. Hata mı değil mi orayı bilmiyorum.

                 *******

 Bu olayın yaşanmasından yaklaşık iki saat sonra ben masamda oturmuş rakımı içerken “Çalsın davulu zurnası bizim havadan..oynar elbet birileri kız tarafından..” diye bir şarkı eşliğinde karşılıklı göbek atan gelin ve annenin manzarasını izliyordum. Daha sonra ardı ardına gelen romantik Türkçe pop şarkılarda ise gelin yine ağlıyordu. Bu sefer damadın gözlerinin içine bakarak..”Seni seviyorum aşkım, çok mutluyummm!” diye haykıraraktan. Zavallı, temiz yüzlü damat oğlan ise bunları söyleyen aynı kadının birkaç saat önce yine haykırarak  “istemiyoruum, çok mutsuzum, kaçıcaam!” sözlerini sarf ettiğinden habersiz yorgun ve şaşkın bir ifadeyle gülümsüyordu. Telefonum bozuk benim de o gece, ah bir çalışsa tüm bu olanları, bu insanlık manzarasını  teyzeme anlatıp rahatlayacağım. O beni anlar, ama arayamıyorum.

Belki de o adam o kadınla, ağzından o sözlerin çıktığını bilmeden bir ömür aynı yastığa baş koyacak. Ne kötü bir kader..Düğünlerde damatlar hep biraz yorgun ve şaşkınlarmış gibi gelir zaten bana, sanki o gün o adamın esaretinin, kadınınsa hayatı boyunca kazandığı en büyük zaferin ilk günüdür. Yani ben böyle sezdim hep belki de kötü niyetliyimdir.

Neyse düğün müğün bitti, hepimiz dağıldık .  Bir ay sonra falan balayı resimlerini koymuşlar Facebook’a. Fazla bakmak istemedim, zaten gördüklerimde kız hep bir pozlarda, kaprislerde..Zavallı kocanın şimdiden imanı gevremiş mutlu etmeye çalışmaktan..Ama gözüme güzel manzaralı bir tanesi çarpınca altna yorum yazmadan edemedim: “Ne güzel yerler görmüşsünüz birlikte, mutluluklar dilerim ikinize de diye.” Gelen yanıt aynen şu:”Ayy sağol tatlım yaa, zaten mutluyuz biz kiii, heihihihe ;))”

Birkaç gün sonra da düğüne beraber gittiğimiz arkadaşım o dua mırıldanan yaşlı teyzenin arkamdan ettiği bedduaları ve kötü sözleri aktardı bana: “İnşallah koca bulamaz, bulsa da düğün günü terk edilir..” “Bir kalkıp göbek attı mı , ne cadıymış o, mutsuz oldu tabi güzel kızımın mutluluğunu görünce..!”

Hayat çok ironik değil mi ?

image